O gün hava biraz esiyordu ya da heyecandan bilmiyorum, seni beklerken titreyen parmaklarımı seyrediyordum.
O aptal havuzun orada, insanlar önümden geçiyordu her zaman yaptığım gibi, onları uzunca süzüp haklarında komik tahminler yapıyordum.
Sonra birden; “O uzun saçlı esmer kız aslında yanındaki çocuğa aşık ama çocuk onu arkadaşı gibi görüyor.”
İçimden bunlar geçerken aslında bu seferki tahminin komik değil, insanın -nedense- ciğerlerini ağrıtacak kadar acılı olduğunu farkettim.
Saçımla birlikte dikkatimi de dağıtan rüzgara teşekkür edip ardından titrek ellerle senin telefonunu açtım.
Bana doğru yaklaşıyordun, sana doğru yaklaşıyordum. O anı, o günden sonra tekrar tekrar düşünüp kafayı sıyırmaya başlayacağımı henüz bilmiyordum.
Üzerinde daha önce hiç görmediğim mavi bir tişört vardı, içimden onun rengini, 10 saniye içerisinde, o gün okumaya başladığım kitabın kapağından tut, mutlu olduğumda gökyüzünün aldığı renge kadar yüzlerce şeye benzetmiştim.
Yaklaştın, çantanı sıkıca kavrayan ellerin gevşedi. Gözlerin yine hafif kısıktı, gülümseyeceğinin habercisi.
“Sonra güldün ve her şey durdu. Ayaklarım kıpırdamıyor, gitmek istediğim yere varamıyordum.
Çünkü çoktan olmak istediğim yerdeydim.”
Ağzımı açıp tek kelime etmek istemiyordum, yine saçmalayacağımı biliyordum. Normalde o kadar da boş bir insan değildim ama senin karşında adeta babannemin mahalle bakkalı Kekeme İsmail Abi oluyordum.
Senin böylesine rahat olman işleri daha da çıkmaza sürüklüyordu, hastalıklı aptalın tekiydim ve heyecanlandığımda midem ağzıma geliyordu.
O an söylemek istediğim tek şey; “Boşver biz hiç konuşmayalım. Şimdi sen ne desen, ben kendi adımı duyacağım zaten” di.
Ama ağzımdan çıkan tek şey; “naber ya” oldu.
Şuurumu sikeyim, bu da öyle aptal bir anımdı.